12-06-2021 Recai ŞEYHOĞLU

                                          ‘ Rüya kahramanlarımdan bende kalanlar ‘‘

 

Bu kez en iyi rakı sofrası arkadaşlarımdan babamı gördüm rüyamda.

Müşterilerimizden biri gelmiş ‘’ Acele Kazım abiyle görüşmem gerek.’’ demişti.

‘’ Partiye gidersen görürsün.’’ demiştim ben de…

O gün mağazayı kapatmamız gereken saatten iki saat önce ayrılmış, ‘’ Soran olursa partide olduğumu söylersin. ‘’ demişti bana da.

Müşterimiz  olanMersindereliPamuk Ali, ‘’ Ben yalnız gitmem oraya, seninle gidelim. ‘’ diye ısrar edince mağazayı 17.45’te kapatmış birlikte gitmiştik CHP’ye.

İlk gözümüze çarpan, tanıdığım çok kişinin bulunduğu  kuyruktu. Tüccar Halil Bey ile zahireci Hüseyin Bey’le selamlaşıp doğruca başkanın odasına geçtik.

Babam, yönetim kurulu odasında başkan ve sekreter ile birlikteydi.

Dışarı çıkıp Pamuk Ali’yle görüştü ve beş dakika sonra tekrar başkanın odasına döndü.

 O beş dakikalık arada Başkanın sözü gururumu okşadı.

‘’ Miting için oluşturulan konvoya katılan her üyemizin benzin parasını ödüyoruz ya…  Para için Bir tek baban sıraya girmedi.’’

Aslan babam!

Ne  partinin yönetimine girmek için çaba harcadı ne de öne çıkmak istedi.

Partisinin hep sıra neferi oldu. CHP’deyken de SHP’deyken de…

Aynı babanın çocuklarıydı ama amcam hiç öyle değildi. Azmiyle, lise mezunu olmanın avantajıyla  ilçe başkanlığına soyundu, kazandı da… Dört ya da beş yıl CHP ilçe başkanlığı yaptı. Başta babam olmak üzere hepimiz onunla gurur duyduk.  Bize de ‘’ Muzaffer yakışıyor buna ! ‘’  derdi. Kardeşiyle hep gurur duydu.

Babam da annem de toz kondurmazdı amcama.

Babam, partisinin sadık bir üyesiydi.

Kızım, dedesine mi çekti ne,  onda da aynı özellikleri görüyorum.  Hiçbir yerde öne çıkmak istemez. Böyle bir çabası olmaz.Tabii ki onunla da gurur duyuyorum.

11-12 yıl önce NTV’de çalışıyordu. Bir gün pat diye ‘’ Ben bu işi bırakıyorum.’’ demez mi?

Oysa sınav kazanarak girmişti o kanala. Bir buçuk yıl kadar çalıştı. Ve sonra ani bir kararla bırakıverdi. Korkmuştum. İşsizlik hükmünü sürdürüyorken o işi bırakıyordu.

‘’ Merak etme sen, iş için senden bir istekte bulunmayacağım.’’ demişti.

Çünkü belediyelerde onu bir işe yerleştirmem çok zordu. Diyemezdim, desem de yararı olmazdı. Çünkü oy verdiğim partinin il başkanından iş istediğimde  il başkanı da büyükşehir belediye başkanı da  sağıra yatmıştı. ‘’ Evet ‘’ der gibi olmalarına karşın…

Beni işe almak istemeyen kişiler kızımı mı işe alacak?

Benim işe alınmamamı o günlerin büyükşehir kültür müdürü olan  Dursun Utku  şöyle açıklamıştı:

‘’ Biz seni işe almayız. Ters giden işleri gördüğünde sen konuşursun, üstelik bir de yazarsın. Başımıza dert olursun!’’

Kızım ise ‘’ Ben senden böyle bir istekte bulunmam merak etme. Kendim bulurum.’’ demişti.

Ve de buldu.

                                                                              *

Annem de Bergama’da kütüphaneler açtığımız günlerde sık sık  uyarıyordu beni.

‘’ Sarı kuzum, sakın bu başkandan ( Mehmet Gönenç ) birileri için iş isteyip kendini ya da onu sıkıntıya sokma! ‘’

Annem böyle bir istekte bulunabileceğimi tahmin etmekte haklıydı. Çünkü yapardım.

İllâ bir muhtarın oğlu/ kızı ya da yakını için bir arsızlıkta bulunabilirdim.  Oğlunun huyunu bilmez miydi hiç!

İyi ki uyarmış, tek bir istekte bulunmadım Mehmet Gönenç kardeşimden…

Çünkü yaralanabilirdi onunla olan dostluğum.

Mehmet Gönenç’le uzun süren dostluğumu bir bakıma anneme borçluyum.

Dostluklara çok önem veriyorum.

Onlara, yakınlığım nedeniyle ‘’ Ahmet ‘ , ‘ Mehmet ‘ de demiyorum hiç.

Ahmet Bey, Mehmet Bey…

Bunu bana kim öğrettiyse, doğru öğretmiş.

                                                                                *

Yazımda değinmek istediğim konu aslında ‘ kendi olmak ‘

Ve de tevazu…

Babamla ilgili olarak hiçbir kişi olumsuz şeyler konuşmuyor.

Ticarette olsun, siyasi yaşamında olsun hiç öne geçmeye çalışmayan sade bir adam olduğu için kimseye de itici gelmedi babam. Düşünceleri için de hiç yandaş bulmaya çalışmadı.

Sıradan biri oldu hep.

Akşamları illâ rakısını içen, anneme sataşan, kafasını yastığa koyduğunda hemen uykuya geçen biriydi babam. Kimselerden borç para almazdı. Ama verirdi. Verirdi, almakta da sıkıntılar çekerdi.

Bankacı birine verdiği borç para nedeniyle taa  450 kilometre  yol tepmiştik 1972’de.

                                                                                    *

 O gün,‘’ Neden sıraya girip sen de diğerleri  gibi benzin parasını almadın? ‘’ dediğimde aldığım yanıt ise babama olan hayranlığımı on kat arttırmıştı.

 Canım babam, 86’sında sessizce de göçüp gitti öteki dünyaya… Kimseleri üzmeden/ sıkmadan…

                                                                                      *

Bir ara Salihli’ye İranlı Bahayiler gelip gider olmuştu. Birisi doktordu. Evimize gelip gidiyordu. Ege Üniversitesi’nde doktordu. Bir başka  zamanda  da  Mustafa Timisi’nin adamları gelir gider olmuşlardı. Babamı bir parti ve dini örgütlenme için ziyarete geliyorlardı. Çevre faktörü nedeniyle…

Babamın esnafla ve bazı köylerle olan ilişkisini biliyorlardı.

Onlara ev sahipliği yapıyordu ama görev üstlenmiyordu.

Görev üstlense Salihli’nin önde gelen bir siyasetçisi olabilirdi. Birlik Partisi mi Barış Partisi mi neydi o parti…

O,  Atatürk’ün partisinden şaşmıyordu.

                                                                                        *

Özelliklerini gözümün önüne getirince  aklıma hemen Stefan Zweig geliverdi. Kitabı Montaigne…

‘’ Bugün Montaigne’i bütün sanatçılardan fazla seviyor  ve sayıyorsak bunun nedeni, Montaigne’in kendini başka hiçbir sanatçının yapmadığı ölçüde  hayattaki ‘ en yüce sanata, insanın kendi olarak kalabilmesi sanatına ‘ adamış olmasıdır.’’

Kendi olmak… Bunu söylüyor Zweig…

Düşünün…

Montaigne’in biyografi denebilecek bir hayat hikâyesi yokmuş. Hiç, ön saflara geçme gibi çabası olmamış ve düşünceleri için yandaş bulmaya çalışmamış.

Sıradan bir yurttaş olmuş hep.

Kimbilir onu neler etkiledi yaşamında…

15 yaşındayken acıların büyüğüyle  tanışmış. Tuz vergisi nedeniyle  halk ayaklanması yaşanıyor ve akıl almaz bir vahşetle  bastırılan bu ayaklanmaya tanık oluyor. Yüzlerce insanın   asılışına, kazığa vurulmasına , kafalarının kesilmesine , bedenlerinin dört parçaya ayrılmasına  ve yakılmasına  tanık oluyor.

Nehirlerin cesetlerle  dolmasına, yağmalanan köylere  tanık oluyor.

Zweig’in  Montaigne’ini okurken gözümün önüne hep babam geldi. Biraz da kendim…

1963 yılına kadar bizim soyadımız Yılmaz idi.

Amcam, mahkemeye başvuruyor ve soyadımızı Şeyhoğlu olarak değiştiriyor.

Sülalemizde ise ne şıh var ne şeyh…

Şıhlılar olarak anılırmışız doğduğumuz topraklarda. Amcam da cafcaflı olduğu için Şeyhoğlu’nu  seçmiş olsa gerek.

Bir ara değiştirmeyi bile düşündüm soyadımı. Çünkü, gazetelere gönderdiğim yazılar nedeniyle  zaman zaman telefon açanlar ve  mektup yazanlar oluyordu. ( Aydınlık’ın ikinci sayfalarındaki yazılarım için)

‘’ Soyadına  karşıayıp oluyor ama… ‘’ gibi.

DYP’deki tarikatçı milletvekilleri için yazdığım bir yazı nedeniyle  azarlayanlar olmuştu. Ben Şeyhoğlu imişim. Nasıl yazarmışım böyle densiz yazıları…

Şeyh’in oğlu olmadığımı anlatamıyorum ki… Şeyhoğlu soyadı yapışmış kimliğime, söküp atamıyorum ki…

                                                                                   *

MichelSieur de Montaigne ‘in dedesinin babası 10 Ekim 1477’de  Bordeaux Başpiskoposlarından Montaigne Şatosunu satın almazdan önce  Michel’in atalarının  Eyguem gibi son derece  sade ve sıradan bir soyadları varmış.EyquemlerBordeaux’da  yüzyıllar boyu gümüş ve altını, bunun yanı sıra biraz da füme balık kokularını çağrıştırmış.

Ailenin balık ticaretinden ve nakliye işletmeciliğinden  yükselişi Montaigne’in dedesinin babası olan RamonEyquem’le başlamış. Ramon armatörlük yapmış ve  Bordoaux’nun en zengin mirasyedisiyle  evlenmiş ve  aile servetinin temellerini atmış.

75 yaşına geldiğinde de bölgenin  senyörü olan  Bordeaux Başpiskoposundan Montaigne  Şatosunu  satın almış.

Michel de Montaigne, babasının ölümünden sonra eski aile adını bütün parşömenlerden ve belgelerden siliyor.

MichelEyquem de Montaigne  olan adını Michel de Montaigne olarak kullanmaya başlıyor.

Tanınmış bir aile olarak anılma düşüncesi,  belli ki Montaigne’e göre değil…

Aklıma hep soyadlarıyla kabarıp kubaran kişiler geliyor Montaigne’in yaşam öyküsünü okuyunca.

StefanZweig’ı okuyana kadar bilmiyordum bunu.

Ahmet Necdet Sezer, Fahri Korutürk, Aziz Nesin, Bülent Ecevit, Erdal İnönü gibi portreler de bana hep Montaigne’i çağrıştırıyor.

Bizim toplumda kahraman, cesur, yiğit, şanlı, şeref gibi sıfatlara düşkünlük çok yaygın.

Maraş’ı Kahramanmaraş, Urfa’yı Şanlıurfa yapmamız  bundan olsa gerek.

Bu tür isimlendirmeler karşıma çıkınca ben de  neden ‘ Efeizmir ‘, ‘ Yiğitizmir ‘ yok diye tepki vermeye çalışıyorum.

Oysa hiç gerek yok bunlara… Sadelik daha güzel.

Urfa’da öğretmenlik yaptım, hiç ‘ Şanlı ‘ sıfatını kullanmadım.

Neden derseniz, ‘ inadına ‘ olsa gerek…

Baba Pierre Eyquem’in  eğitim politikası Montaigne’i çok etkilemiş.

Biraz ukalalık edip ayrıntı da vereyim onunla ilgili.

6 yaşındayken anadilinde tek bir tümceyi bile doğru dürüst söyleyemiyorken babasının yol göstericiliğiyle antik dünya dili olan Latince’yi en yetkin düzeyde öğrenmeyi başarıyor.

Hayatı boyunca da Latince kitapları, kendi anadilinde yazılmış kitaplardan daha büyük bir zevkle okuyor. Bir korku ve heyecan anında  ağzından anadili olan Fransızca  sözcükler değil, Latince sözcükler dökülüyor.

Latince’yi en küçük bir zorlama olmaksızın öğrenmesi/ oyun oynar gibi öğrenmesi ise babasının bir yöntemi. Büyük paralarla eve getirilen Alman bilgininin tek kelime Fransızca bilmemesine özellikle dikkat ediliyor. Evde Latince’den başka bir dilinkonuşulması  da yasak.

Tabii ki çok şanslıdır da... Yatağından keman ve flüt sesleriyle  uyandırılmaktadır.

Hiçbir Bourbon Hanedanından ya da Habsburglardan bir veliaht bile, Montaigne kadar özenle yetiştirilmemiş.

Gaskonyalı balık tacirleriyle Yahudi komisyoncuların torunu olan Montaigne’e hiçbir şey yasaklanmamış.

Yumuşak ve umursamaz yanını eleştiri konusu yapanlara gıkını çıkarmamış.

Hoşgörülü ve şımartıcı eğitim sistemi, Montaigne’in ruhsal gelişmesi için büyük bir şans olmuş.

441 yıldır okunan ‘ Denemeler ‘ bugün dünyanın en çok okunan kitabı.

‘’ Gençlerin olabildiğince çok sayıda düşünceyle yüz yüze gelmeleri gerekir. Yalnızca başkalarını izleyen, aslında hiçbir şey izlemez, hiçbir şey bulmaz ve zaten aradığı herhangi bir şey de yoktur. ‘’  sözünü, çocuklarını erken yaşlarda kuran kurslarına gönderen, imam okullarında okutmak isteyen  anne-baba ve siyasetçilere  de okutmak gerek bence.

Babası kadar iyi bir memur, iyi bir eş ve işlerinde iyi bir yönetici olamamış. İlginç bir ayrıntıya tanık oldum kitapta, çocuklarından kaçının ölmüş olduğunu bilmediğini itiraf etmiş bir yazısında.

‘’ Kitaplığım, benim krallığımdır ve burada mutlak bir kral gibi saltanat sürmeye  çalışıyorum.’’ diyen Montaigne, genç biri iken böbürlenmek ve bildikleriyle kendini göstermek için okumuş.

Okuduğu kitap sıkıcı geldiğinde hemen eline bir başka kitabı alırmış.

‘’ Montaigne üşengeç bir okurdur. Okumanın amatörüdür ama ondan daha iyi, daha akıllı bir okuru ne kendi zamanı ne de ondan sonraki zamanlar görmüştür.’’deniliyor.

Şiiri severmiş ama  bu konuda yeteneği yokmuş.

‘’ Biyografi yazanlar benim için gerçek şölenlerin hazırlayıcılarıdır.’’diyor. Plutarkhos’u çok severmiş bu nedenle.

Sürekli olarak kötü yazdığını söylermiş. Savruk olduğunu, dilbilgisini az bildiğini, belleğinin zayıflığını dile getirirmiş. ‘’ Benim kitap yazarı olmakla uzaktan yakından bir ilgim yok. Benim bütün meselem kendi yaşamıma yön vermek. Benim tek işim, tek uğraşım bu. ‘’

                                                                                    *

Zweig’ın kitabını okuyunca çok mu etkilendim bilmem, o günün gecesinde  rüyamda kimi görsem?

Michel de Montaigne’i…

‘’ Sen meraklı birisin. Öğrendim ki plansız/ programsız okumaları olan birisin aynı zamanda.’’

Nerdeyse ‘’ Kim söyledi? ‘’ diyecektim. Şu var ki söylediği çok doğru. Bir sistem dahilinde değil, eline ne geçerse onu okuyan biriyim. Dağınık bir okurum. Bir de okuduğu kitabın adını  bile unutan biri...

Dedim ki, ‘’ Sizi biraz babama benzetiyorum.’’

‘’ Bırak şimdi babanı!  Bak, konuşma konusunda bile  cehaletini gösteriyorsun. Ben babana benzemem. Olsa olsa baban bana benzemiş olabilir.’’ Diye fırçalamaz mı beni…

‘’ Başka bir konu… ‘’ deyip devam etti.

‘’ Seni okumuyor değilim. Sana özgü / sen olan paragraflar/ tümceler/ sözcükler göremiyorum metinlerinde. Yazarlık bu mudur? Ondan bundan alıntılarla  sayfalar dolduruyorsun. Biraz Recai koksun o yazılar. Okur okumaz hemen bu Recai’nin yazdıkları diyebilmeliyiz. Dünyanın en önemli şeyi, insanın kendi kendisi olmayı bilmesidir.’’

Kendi olmak !

Evet… Kendimizin ol(a) madığı bir gezegenin insanlarıyız.

Kendi olanlar ise  üç beş…

Marquez, EduardoGaleano,  Hamingway, Balzac,  Stendhal, Shakespeare, Ahmet Hamdi Tanpınar,  Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Bekir Yıldız, Osman Şahin…

Mehmet Zaman Saçlıoğlu yazarken öykülerini , bir şeye dokunuyor. Fürüzan’ın yıllar önce yaptığı gibi.

Aziz Nesin yazılarında  hep ‘ Aziz Nesin ‘ kokuyor.

Torosların kokusu var Osman Şahin’in kitaplarında.

Habib Bektaş’ın ‘ Gölge Kokusu ‘nda hakeza…

Nuri Alço’nun bir filmde Yılmaz Güneyvari  bir role soyunması şaşırtır. Hulusi Kentmen’in  bir gangsteri canlandırması sırıtır.

Kendisi olamayanlar da sırıtıyor hep.

Kahvelerimizi içtikten sonra ‘’ Söylediğimi unutma sakın! ‘’  dedi ve gitti.

Uyanınca, vay anasını dedim kendi kendime. Montaigne’i rüyamda gördüm, boru değil !

Elim klavyeye gidince şimdi hep onu görür gibi oluyorum.

Kendim olmaya çalışıyorum. Recai kokusu olan metinlere imza atmaya çalışıyorum.

Böyle düşünürken aklıma bir hafta önce gördüğüm rüyam geldi.

Lyiv’e gitmiştim. Çünkü bu kenti, görmeden ölmek istemiyordum.

Konakladığım  otelde saat 24.00 sularında telefonum çalmıştı. ‘’ Serinletici/ rahatlatıcı bir şeyler ister misiniz Mr. Recai ? ‘’

Ben de fena olmaz demiştim.

Aradan beş dakika geçmişti ki kapımda  boyumu aşan sapsarı saçlı, kalem bacaklı, masmavi gözlü bir bayan…

‘’ DobryyvecherRecai ! ‘’ dedi.

Dobropozhalovat, deyip  içeri aldım. Elindekilerle birlikte…

Kendimi 26 yaşındaki Recai sandım o gece.

Tabii ki malum sonuç…

  5 gün  Lyiv Devlet Hastanesi’nin  24 no’lu odasında ağırlandım(!)

Hemşire Alina ile Exaterina’nın  her tansiyonumu ölçmeye geldiğinde  kıs kıs gülmesi karşısında öyle utanır oldum ki…

Güya üç gün içinde dönecektim İzmir’e…

10 gün sonra ayrılabildim güzeller güzeli Lyiv’den.

                                                                                    *

İlişkilerimde ve yazmaya başladığımda  hep iki kişi geliyor gözümün önüne …

Montaigne ve Lyiv’dekiGrusenka…

Siz siz olun hep kendiniz olun.

 


Bu yazı 805 defa okunmuştur.



Recai ŞEYHOĞLU Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Namaz Vakitleri