03-05-2021 Recai ŞEYHOĞLU

Kitabın kırsala olan yolculuğunu başlattığımız 19 Ekim 2002’den bu yana, ‘Köylerde Rönesans’ ülküsüyle çıktığımız yolda çok sayıda muhtar, köylü, kaymakam, kültür müdürü ve vali yardımcısıyla tanıştım. Her biriyle ayrı bir dostluk köprüsü kurdum. Bundan da son derecemutlu oldum. Hepsinin unutulmaz anıları var bende.

Bürokratlarla olan ilişkilerim, arkadaşlıklarım nedeniyle de devlet çarkının işleyişiyle ilgili ayrıntıları yaşayarak öğrenmiş oldum.Onlarla zenginleştim diyebilirim.

                                                                           *

Köyde kütüphane açma hikâyesinin nasıl başladığına gelince…

Bu konuda titiz davrandığımızı dostlarımız bilir. Öncelikle kaymakamlık, ilçedeki eğitim sendikaları, sağlık kuruluşları ve esnaftan görüş aldığımızın bilinmesini isterim. Özellikle de Eğitim- Sen’den… Çünkü yıllarca öğretmenlik ve sendikacılık yaptım. Köydeki öğretmene ulaşıp bilgi almanın yolu Eğitim-Sen’den geçiyor. Belirleyicilik biraz bu kanalla oldu Bergama köylerinde…

Diğerleri öneri, çağrı ve biraz da bizim meraklı arayışlarımızın sonucu…Köylere gidip araştırma yaptığımız günler de bilinsin isterim.

Bergama’daki öğretmen arkadaşımın aracını rica ederek bir gazeteci dostumla Tırmanlar köyüne gidip kahvede oturduğumuzu, köylüyle konuştuğumuzu hiç unutmuyorum örneğin. Köyün kütüphaneye gereksinmesi olduğunu o gün kahvedeki köylülerden öğrenmiştim. Bu arada yanıltanlar da oldu elbette.Yanlış adımlar attığımız, açmaya ramak kala vazgeçtiğimiz köyler de oldu.

Bize önayak olan bazı kişiler tarafındanyanıltıldığımız,  içlerinden biri yüzünden belediye başkanıyla sorun yaşadığımızgüneşli bir bahar gününü hiç unutmadım örneğin… O günlerin vali yardımcısı Fahir Işıksızolmasaydı ne yapardım! Aklıma geldikçe kızıyorum kendime…

Bizi o beldeye yönlendirenin, belde halkına haber vermeden, kendi reklamına yönelik bir tezgâha kurban gitmişiz. Benim hatam, beldeye gidip araştırma yapmamak, belde sakinleriyle görüşmemekti. Bizi yönlendiren kişiye aşırı güvenmenin kurbanı olmuştuk.

Böyle ufak tefek sorunlara karşın her bir açılışımız çok görkemli oldu dersem, bu abartı olmaz. Düşünün, dağ başındaki bir köyde açılış yapacağız diye davul zurna ekibi ayarlamışız. Çoğunda gitar, bağlama, viyolonsel dinletileri düzenlemişiz; şarkı, türkü, şiir dinletilerine imza atmışız. Hürriyet’te Doğan Hızlan çok etkilenmiş olmalı ki Koldere’deki viyolonsel dinletili kütüphane açılışını olduğu gibi köşesine taşıdı. Doğan Hızlan’ın viyolonsele olan ilgisini bahaneyle öğrenmiş olmuştum o açılış nedeniyle…

Coşku hiç eksik olmadı açılışlarımızda…

Karabağlar’da da ‘Varoşlarda Rönesans’ idealiyle kahvelerde bir dizi açılışa imza atmıştık. Celal’in Yeri, Damla Cafe, ArkadaşCafe, Efsane Cafe, Erenler Kıraathanesi ve Pekdemir İnternet Cafe’de…

Açılışlara da vali yardımcıları, ilçe milli eğitim müdürü, şairler,  Eğit-Der İzmir Şube Başkanı, öğretmenler, sendikacılar, Büyükşehir Belediyesi Zabıta Müdürü ve Karabağlar Belediyesi Kültür Müdürü katılmıştı. Hatta Karabağlar Belediyesi bu çalışmalara olan tanıklıkları ve güvenleri nedeniyle çalıştığım özel eğitim kurumuyla anlaşma yapmıştı ve sonraki günlerde ortak projeler gerçekleştirmiştik.

Karşıyaka Belediyesinin önceki kültür müdürlerinden Veysel Çıldır’la da benzer çalışmalara imza attık. Kitaplar bizden, büfeler onlardan olmak üzere Yalı Mahallesi, Goncalar Mahallesi,  Cumhuriyet Mahallesi ve İskele’de dört kitaplık açtık. Görülen lüzum üzerine İskele’deki Mehmet Atilla Kitaplığı’nı Latife Hanım Anı Evi’nin bahçesine, Cumhuriyet Mahallesi’ndeki AvramVentura Kitaplığı’nı da DemirköprüKadın Kooperatifi binasına taşımıştık daha sonra.

Veysel Çıldır’ın önerilerimize hep olumlu yaklaşıp bir çırpıda dört kitaplık açma konusundaki inceliğini ve çabasını unutamam. Ekibinde yer alan, kütüphanelerden sorumlu Deniz Süer Üstüngel’i de… O da açılışlara ‘yazar grubu’ ile gelir katkıda bulunurdu.

İsteğim ve hayalim odur ki şimdi de sürsün bu tempolu açılışlar. Burçin Büke, Hidayet Karakuş, Hüseyin Yurttaş, Metin Oktay, Tarhana Osman, Attilâ İlhan, Salâh Birsel Kitaplıkları açmak hiç de zor değil Karşıyaka’da. Olmayacak iş de değil. Yeter ki istensin.

Aslında belediyelerle olan ilişkilerde çok titizleniyorum. Ne kadar samimi ve yakın olursam olayım, kitaplarımın satın alınması için kültür müdürlerine arsızlık yapmıyorum örneğin. Özel isteklerde de bulunmuyorum. Annemin bir çift sözü kulağımı her daim çınlatıyor: “Aman oğlum sevgimizi, saygımızı zedeleyecek işlere girme sakın!”

Bugüne kadar hep böyle geldi bu. Kütüphane açtığımız hiçbir köyün muhtarından ya da herhangi bir köylüden parasını vermeden ne bir peynir ne yumurta ne de herhangi bir şey almışımdır örneğin. Hatta çay parası bile verdirmem onlara. Dişhekimi dostum Selahattin Tural tanıktır buna.

*

Ne yapalım, işimiz bu! Kendimize bir görev belirlemişiz. Bunun gereği olarak dail kültür müdürleriyle ya da belediyelerin kültür müdürleriyle ilişkilerimiz hep sürdü, sürüyor.

Önceki İzmir il kültür müdürlerinden birinin başını çok ağrıtmıştım bir keresinde.Genel koordinatörlüğünü yaptığım Egeli Haber’deki bir yazımda kendisini çok ağır bir dille eleştirmiştim. Olmayacak bir iş yapmıştı, ben de görmezlikten gelmemiş ve yazmıştım. O yazım nedeniyle İzmir Vali Yardımcısı tarafından ifade vermeye çağrılmış,sonra da savcının karşısına çıkmıştım. İzmir Milletvekili Erdal Karademir ile basın toplantısı yapıp müdürün yaptığı olumsuz iş (!) nedeniyle görevden alınmasını istemiştik.O günler, benim yalnızlığa terkedildiğim günlerdi maalesef…

Sonra mı?

O il kültür müdürü görevinden alındı.

Yerine gelen diğerleriyle dostluklarım ise bambaşka. Onlar beni sever, ben onları… Abdülaziz Ediz olsun, Murat Karaçantaolsun, hemen hepsi yaptığımız işlerin yakın takipçisi oldular. Saygıyla anıyorum onları. Keşke önceki yıllarda müdürlük yapan Musa Seyirci’yle de tanışabilsek, görüşebilseydik. O güzel insanla karşılaşamadık bile.

                                                                         *

Belediyelerin kültür müdürlerine gelince...

Bu konuda söyleyeceklerim var tabii. Her şeyden önce yetki kullanma konusunda bir çift kelam etme hakkım olduğunu düşünüyorum. Hangi öneride bulursanız bulunun, ne derseniz deyin, çoğu kültür müdürü “Başkanıma bir sorayım,” ya da “Başkanım bilir,” diye başlıyor söze. Kendileri o işten hiç anlamıyormuş gibi…

Anlaşılan o ki, başkanlar yetki kullanma konusunda kültür müdürlerine herhangi bir özgürlük tanımıyor!O zaman ben başkan yerine neden kültür müdürleriyle görüşüyorum diye düşündüğüm oluyor zaman zaman. Her şeyi bilen ve karar veren “başkan” ise ne diye kültür müdürüyle görüşeyim?

İkincisi şu: Kültür müdürlerinin herhangi bir sanat disiplini içinde yer almaları gerekiyor mu diye düşünürüm bazen. Olursa iyi olur tabii ki. Resimden, şiirden, heykelden, müzikten anlayan bir kültür müdürü o belediye için prestij olur elbet…Ama “Şart mıdır?” sorusunun yanıtını vermektezorlanıyorum. Göreceli bir konu, tartışmaya açık.

Kimi güzel örnekler insanın özlemini ve duygularını kabartıyor da onun için yazıyorum bunları. Ayvalık Belediyesinden örnek vereyim isterseniz. İlçenin kültür müdürü bir tiyatro emekçisi. Bu yüzden olacak, şu berbat salgın günlerinde bile Ayvalık’ı tiyatronun başkentine dönüştürmeyi bildi.  Konuklar ağırladı, güzelim oyunlar sergiledi. Hatta 17 Nisan’ı en anlamlı şekilde kutlayan/anan da Ayvalık Belediyesi oldu.Başkan Mesut Ergin ile Kültür Müdürü Erkan Cılak farkı galiba…

İzmir’e bakıyorum. Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Genel Başkanı (YKKED) İzmir’de oturuyor. Yaşamlarının son demlerini süren birkaç enstitülü büyüğümüz var. İzmir’deki belediyeler kendilerini konuk olarak değerlendiremez miydi? Her biri mutlu edilecekleri bir programla ağırlanamaz mıydı?O destansı kahramanları ve destansı eğitim politikalarını tanıtma adına etkinlik düzenlenemez miydi? Hem onlara hem belediyelere hem de 17 Nisan ruhuna güç katılamaz mıydı?

Görebildiğim kadarıyla yalnızca Çiğli Belediyesi 17 Nisan’ı unutmadı ve hakkını verdi. Kutlamak gerek.

Başka seçenekler de var. Periyodik aralıklarla, eğitim sendikalarıyla ortaklaşa Kemal Tahir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Melih Cevdet Anday,  Cemil Meriç, Muzaffer İzgü, Oğuz Atay gibi değerlerimizin tanıtılması adına etkinlikler düzenlenemez mi? Az sayıda da olsa öğrenci katılımınının sağlanacağı ve konuşturulacağı böylesi etkinlikler çok mu zor?

Neden bir proje olarak başkanlara sunulmaz bu türden öneriler?

Başkan mı hayır diyecek?

Burası İzmir, burası Konak, burası Narlıdere, Bornova, Karşıyaka…Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi…

Okullarla işbirliği yapıp ‘Orhan Kemal’i Anlama ve Anlatma’,  Devlet Tiyatrosu’yla anlaşıp ‘Tiyatro: Toplumun Aynası’ başlıklı projelere imza atmak zor mudur?

İlkokul öğrencilerine yönelik, enstrümanları tanıtma ve bir enstrümanı öğretme konusundaki çabaya her iki konservatuvarımızın katkı vermemesi olası mı?

Demem o ki, kültür müdürleri, sıradan memur olduklarını düşünmemeli. Bu toplum, onların ve ekiplerinin yaratacağı projelere, çalıştıracağı atölyelere, düzenleyeceği oturumlara aç. Salgın dönemi koşullarında bile her türlü etkinlik düzenlenebilir. Yeter ki istenilsin, yeter ki beklentilerimizin farkında olunsun.

                                                                                *

Başkanların onlara yetki vermemesine gelince…

Bu da başka bir konu… Bu konuda başkanları da dinlemek gerek. Bütçesizlik mi yoksa daha başka bir etken mi?Onları bildiğimiz yok.

Çok genç ya da yaşlı diye konuya bakmak da bence yanlış.Tolstoy 67 yaşında bisiklete binmeyi öğrendi.Pastör 60 yaşındayken kuduz aşısını buldu.Goethe, Faust’u 82 yaşında bitirdi.Veli Lök 90 yaşında bugün hâlâ hastalarını muayene ediyor.Erdal Atabek 91, Coşkun Özdemir 92,  Yekta Güngör Özden 89, İlyas Kalay öğretmenim 96 yaşında.Her biri delikanlı gibi… Her üçü de hâlâ yazıyor.Kültür müdürünün takvim yaşı bu nedenle önemli değil…

Bir ara kütüphaneciler içinde neden yok denecek kadar yazar var diye yazmıştım. Aynı şeyi gene düşünüyorum. Çevrenize bir bakın. Sabah akşam kitapların arasında olan kişilerdenbir roman, bir öykü ya da şiir kitabına imza atmış olan var mı?

Neden?

Yıllarca kültür müdürlüğü yapmış kaç kişi tanıyorsunuz anılarını yazan?

Kentlerin kasabaların güzelleşmesinde biliyorum ki parklar ve bahçeler müdürlüklerinde çalışan ziraat mühendislerinin, tarım uzmanlarının ve işçilerin katkısı çok.Kültür müdürlüklerinin de en azından onlar kadar katkısı olmalıkentlerin/ kasabaların güzelleşmesine…

Başkanların yerinde olsam, kültür müdürlükleri kanalıyla o kentin bilim- sanat insanlarından oluşan bir gönüllüler grubu oluştururum. Üreten, paylaşan, kültür müdürüne destek vermeyi ‘görev’ bilen…

                                                                                     *

Yazının sonuna gelirken belleğimde canlanan iki anıyı dile getirme zamanı. İnsan olumlu çalışmaları da, olumsuz çalışmaları da unutmuyor çünkü. Birini anlatırken diğeri aklınıza geliyor.

Sahil kasabalarının birinin kültür müdürü turizmciydi. Kültürel etkinlikler konusunda konuşurken gülerek “Ben turizmciyim hocam,” deyip kestirip atmıştı. Bildiği sadece turizmle ilgili konulardı. Söz konusu kasaba turizm cenneti olduğu için Başkan, belli ki turizmci birini tercih etmişti kültür müdürü olarak… Kültür işleri biraz ikinci planda kalıyordu gördüğüm kadarıyla.Doğal sonuç elbette!

Bir başka turizm cennetimizin kültür müdürü ise astsubay emeklisiydi.  Başkanın tercihindeki kriter neydi acaba diye düşündüm. Astsubay iyi bir organizatör müydü? Sanatın içinde yaşamış bir sanatsever miydi? Hangisi?  Şöyle bir bakınca anladım ki, birincisi... Başkan için müdürün işleri iyi koordine etmesi, elinin altında işten anlayan elemanlarının olması yeterli görülmüştü. Resim/heykel/müzik ve edebiyat âşığı olması hiç de gerekli değildi.

Gel gör ki içimdeki Recai, öyle demiyor. Astsubaylığı küçümsediğimden değil, ama her işin uzmanlığı başka. Kültür müdürleri arkeoloji-sanat tarihi-edebiyat-konservatuvar-müzecilik gibi alanlardan gelmiş birileri olsa keşke.

Ancaak… Şu da var ki, güzel sanatlar eğitimi almış her kişinin arzu edilen yetkinlikte kültür müdürlüğü yapabileceğinin garantisi de yok.Astsubay emeklisi, turizmci diye bu göreve getirilmiş olanların başarılı  ol(a)mayacaklarını  söylemek de iddia sahiplerini mahcup edebilir. Bizim derdimiz, tekil örnekleri yargılamaktan öte, genel bir anlayışın yerleşmesini sağlamak.

Bence bu konuda başkanlar, kültür müdürlerini belirlerken beldelerindeki sivil toplum kuruluşlarından ve sanatçevrelerinden yararlanmalılar. Örneğin Türkiye Yazarlar Sendikası, örneğin Devlet Tiyatrosu, örneğin resim heykel ya da etnoğrafya müzeleri, örneğin müzikle ilgili kurumlardan destek almalılar, onların önerilerine kulak vermeliler.

Gördüğüm kadarıyla işler böyle yürümüyor. Partideki etkili olan siyasiler, böylesi koltukları liyakat esasına göre değil, kendilerine yakın olan birileri arasından belirliyorlar. Milletvekilinin tavsiyesi, belediye meclisi üyesinin önerisi ya da daha etkili birinin isteği vb, vb...

Belleklerde iz bırakmış bir kültür müdürüyle tanışmamış olmamız bundan!

                                                                     *

Fıkrayı bilirsiniz…

Tayyip Erdoğan İsviçre’ye gidiyor. İsviçre Başbakanı kendisine bakanlarını tanıtıyor.’’ İşte bu, bizim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız. Bu Sağlık Bakanı… Bu Denizcilik Bakanı...”

Erdoğan diyor ki; “Nasıl olur, burada deniz yok ki… Denizcilik Bakanı neyin nesi?”

İsviçre Başbakanı da yanıt veriyor: “Sayın Başbakanım, sizde de adalet yok ama Adalet Bakanınız var.”

İstiyorum ki kültür müdürlerimiz, liyakat esasına göre belirlensin. İstiyorum ki biraz heyecanlı olsunlar, istiyorum ki kentin/ kasabanın kültür ve sanat yaşamına renk katsınlar…

Dediğim, diyeceğim bu!

 

 


Bu yazı 293 defa okunmuştur.



Recai ŞEYHOĞLU Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Namaz Vakitleri